Pazartesi, Aralık 31, 2007

08!

İçim de, 2008'e karşı büyük bir sevgi var. Evet!
Sempatik, sevimli...
Birkaç saat sonra gireceğimiz yeni yılı çevremde ki çoğu kimse gibi hevesle bekliyorum.
Benimkisi batıl inançlarla paralel olarak çift rakam sendromu.
Yazılışı, okunuşu, görünüşü hereşeyi güzel bence 2008'in.
Ümit ederim, kendisine hissettiğim sıcakkanlı, dostane duygular boşa çıkmaz, 2008'e veda edip 2009'a girerken "ne güzel seneydi" diyebilirim/diyebiliriz.
Zira 2007'e girerken gerilmiştim biraz. 7 PEK SEVDİĞİM BİR RAKAM DEĞİLDİR.


2007 tuhaf bir seneydi zaten. Bir sürü kararlar alıp sonra onlardan vazgeçtim. Şimdi iyi ki öyle yapmışım diyorum. Kendime hiç bir sene bu kadar çok kızmamıştım mesela.



Sonra uzlaştım kendimle...
Kötü bir iz bırakmadı bu sene bende. İnsanları biraz daha tanıdım, öyle hemen herkes için "süper bir insan" dememem gerektiğini, insanları tanımak için biraz zaman geçmesi gerektiğini anladım. İyi oldu.


***
Unutulmaz mutluluklar yaşadım.
Kusursuz anlarım oldu.
Hayatımın elzemlerinden emin oldum. Bir kez daha şükrettim.
***
Yeni sene de tam performans bekliyorum.
Sağlık, huzur, aşk, mutluluk, sevdiklerimizle beraber olabilmek ve hep beraber gülebilmek keyifle...

Perşembe, Aralık 27, 2007

ŞİZOFRENİ

Şizofrenik sanatçı,
Şizofrenik şarkı sözü yazarı,
Şizofrenik oyuncu,
Bunlar, benim kulağıma son derece karizmatik gelen tamlamalardı.
Örneğin; Cedric Bixler Zavala için de şizofrenik şarkı sözü yazarı/sanatçı derler ki ben kendisini bir hayli severim.
Ancak şizofren/şizofreni hiç de öyle “karizmatik” bulunacak bir durum değilmiş bunu geçen sene yakın bir arkadaşımın abisinin başına geldiğinde anladım.
***

Bir süredir için de söylemeye çalıştığı iç sıkıntısını yanlış anlarım, ona farklı bir gözle bakarım korkusuyla, taaa ki Midas’ın kulaklarını gören berber misali ıstırap çekmeye başlayana dek huzursuzca beklemiş sonra birden patlayıvermişti.
Abisinin çok garip davranmaya başladığını, tuhaf şeyler anlattığını söylerken onun şizofreni ya da her hangi bir ruh hastalığı olduğunu bilmiyordu. Tuhaf giden bir şeyler vardı ama ne? Hiç kimse, bilhassa aileler konduramazlar çocuklarına/kardeşlerine böyle hastalıkları, grip değil ki bu.
O zamanlar abisi ne anlatsa bana gelip aynen aktarıyordu ve gerçekten o kadar tuhaf kurgulardı ki anlattıkları, Türkiye’de ki sinema senaryosu sıkıntısını bir çırpıda silip süpürecek cinsten akla hayale gelmeyecek ama bir o kadar da “gerçek” olma ihtimalini düşündürecek “ya bir dakika! yoksa doğru mu söylüyor?” dedirtecek kadar zekice anlatılan hikâyeler.
İyi eğitim görmüş, ailesi tarafından hep çok sevilmiş, hiç para sıkıntısı çekmemiş, hayatının hiçbir evresinde şiddet görmemiş ,gayet lekesiz yetişmiş bir gencin başına bütün bunlar nasıl gelmişti anlayamamıştık.
Şizofreni tanısını ilk dakika da koymuştu doktor. Tedavi görmesi gerekiyordu, hemen başlanılmalıydı ancak nasıl olacaktı ki? Zavallı hiç kimseye güvenmiyordu, dinlenildiğini düşündüğü için telefon dahi kullanamaz haldeydi. Hatta, evden adımını atarsa tek kurşunla işi bitirileceğinden (!) dışarı çıkmayı reddediyor, evinde dinleme cihazı bulmak için bütün her yeri talan edebiliyordu.
Herkesten ve her şeyden şüphe etmek çok tehlikeli, çünkü bu durumda kendi yaşamında tehdit unsuru olarak gördüğü bir insana zarar verme, öldürme ihtimali dahi olabiliyormuş.

Arkadaşımın abisinin hastalık evrimi sinir kısmını çabuk geçerek şiddetli korkuya dönüşmüştü. Banyo dahi etmeye korkuyordu, “suya girmekten korkuyorum demiş” kardeşine, bana bunları gözleri dolarak anlatan arkadaşımın acısını yürekten paylaşmamak elde değildi. Bu o kadar acı bir durum ki, gencecik bir insan göz göre göre eriyip bitiyor. Ben, kendisini çok yakından olmasa da tanıyordum ve anlatılanlara inanamıyordum.
Sonunda kliniğe yatırdılar. Ailesine, onu zorla kliniğe yatırdıklarını söyleyip, “siz bence kendinizi de tedavi ettirin, toplu olunca indirim de yaparlar” diyerek görüşmeyi bir süre reddetmişti. Nihayet ailesi ile görüşmeye razı geldiğinde, savaşı kaybetmiş yorgun cengâver haliyle haklı olduklarını, hastalığını kabul ettiğini ve tedavisine evinde devam etmek istediğini söyledi. Doktorlarla konuşuldu, bir süre hareketleri izlenildi, onlar yalan söylemediğine emin olduktan sonra çıktı ve tedavisini gerçekten de hiç aksattırmadan devam etti. İlaçlarının sayıları ve dozajları giderek düştü. Kontroller seyrekleşti, resmen sağlığına kavuştu. Bütün o deli saçması şeyleri yapmaya nasıl bir anda başladıysa bir çabuk da toparlandı. Doktorlar, bu kadar hızlı iyileşme gösteren pek az hastaları olduğunu söylediler, arkadaşım abisini geri kazandı. Erken teşhis ve hastanın durumunu kabullenip kendi isteğiyle tedavi görmesinin getirdiği bir mucizeydi bu.
Şimdi evli, bir çocuğu var, üstelik işinde yükseldi.
Hayatının hastalık öncesi ve sonrası diye ikiye ayrıldığını söylüyormuş. Aile için de öyle olsa gerek.

Doktor, şizofrenin kalıtımsal olarak geçen fiziksel bir hastalık olduğunu, muhakkak geçmişte aile de bu rahatsızlığı yaşayan birilerinin var olduğunu söylemiş. Anne/babadan çocuğa geçme ihtimali az ama anne/babadan toruna geçme ihtimali epey fazlaymış. Ve eklemiş “hastalarımı genellersem çok zeki olduklarını söyleyebilirim, deha hastalığı gibi…”

Fazlasıyla ürkütücü geliyor kulağa, ben ortalama bir zekâya sahip olmayı tercih ederim. İnsan ister istemez aile soyağacını çıkartıp geçmişte tuhaf davranışlarıyla nam salmış bir yakını olup olmadığını araştırıyor doğal olarak. Elden ne gelir, ninenin hastalığı geliyor sende sinsice ortaya çıkıyor, sonra uğraş dur.

Etrafımızda şizofreniler var, rahatsız olduklarını bilmeden yaşıyorlar, nedeni şiddetle kendini göstermiyor oluşu, hastasın ama farkında bile değilsin, fizyolojik tuhaf tepkiler, akıl dediğin tuhaf bir şey ve belki ben de şizofreniyim. Ninelerimde dedelerimde davranış bozukluğu gösteren kimse yok ama olsun. Allahım! Düşünmesi bile korkunç. Kırkına kadar kendini göstermiyorsa ortaya çıkmazmış. Sıkıyoruz dişimizi kırkımıza kadar.
***

Kabak tadı versin istemem ama yine Charlie Chaplin ile ilgili küçük bir şey söylemek istiyorum.
Kendisinin,

"Mizah, bizim hayatta kalma gücümüzü yükseltir ve aklımızı korur"

lafını çok seviyorum, bunun doğru olduğuna inanıyorum. Kendi annesi ve büyük annesi şizofreniydi ve derinlerde bir yerde kendinde göstermesinden korksa da buna teslim olmayacağını çok iyi biliyordu.

“Her şey kendi elimizde sevgi ve inançla mucizeler yaratabiliriz” gibisinden kelebekler uçuşan buram buram klişe bir bitiriş yapabilirim. Yapmıyorum.

“Allah akıl sağlığından etmesin” demek yazıyı bir nebze daha destekler nitelikte görünüyor.

Salı, Aralık 25, 2007

CHARLİE CHAPLİN



"Öldükten sonra cennete gidersem tanışmak istediklerim” listeme ilk sıralardan giriş yapan zat-ı muhterem. (O listede kimler yok ki?) Amerika’da göçmen olmayı, emperyalizmi kelâmsız tiye alabildi, gelen tepki/baskılara katiyen kulak asmadı, burnunun dikine gitti, para pul, sosyal statü gibi dünyevi göz boyamaların değiştiremediği, rüya ülke Amerika’dan kovulmuş / geri dönmesi için yalvartmış kahraman.
Günahıyla sevabıyla istisnasız sevdiğim/seveceğim.
Öyle ki kendisine karşı duyduğum saygının ucu bucağı yok.

Güldürürken kalbimde bıraktığı ince sızıyı seviyorum.

Ölüm yıldönümünde kendisini sevgi/saygı/hayranlıkla anıyorum.

Çarşamba, Aralık 12, 2007

HANDİKAP

Yedi düvele haber saldım günlerce atkı öreceğim diye, ipi aldığım gün annem "ben örerim bunu sen şimdi ipi mundar edersin" diyerek hayallerimi bozguna uğrattı. Bu kadar rahat söylenmemeliydi bu, bütün özgüvenim gitti. Şişleri elime aldığım anda oluşan görüntüde ki estetikten kilometrelerce uzak halimin nedenini elbette solak olmama bağlıyorum, şimdilik aklıma daha iyisi gelmedi. Ertesi gün benim atkı bitmiş, kardeşin atkısına başlanılmış, bir sonra ki gün o da bitince, aşka gelinerek ablaya da bir adet başlanılmış idi. Hatta bunu da bitirince, kendisine, enişteme (ablamın eşi) ve sevgili kuzenim Aylin'e de birer adet atkı öreceğini söyleyen annem, örgü örerken stres attığını tekrar tekrar belirtirken, benim sinirlerimi bozduğunu farkedemiyordu.
***
Şimdi, bütün aile benim sayeme sıcacık bir kış geçirecek (!)

Cumartesi, Aralık 08, 2007

KAHVE CAMİASI

İşlerim olması dolayısıyla mesainin benim için sadece ve de sadece öğlene kadar süreceğini bilmek harika bir duygu. Üstelik iş dediğin 1 saat için de hallolacak kadar kısa sürdüğü halde şefiniz size "Gelmene gerek yok" diyorsa, herhangi bir vicdan muhasebesine de girmenize gerek kalmadığından daha da bir özgür hissedersiniz kendinizi.
Ben de öyle rahattım. Beşiktaş'a gidip işlerimi hallettikten sonra Cevahir Alışveriş Merkezi'ne geçtim ablamı aradım, "Hemen geliyorum" dedi.
Tepe Home'da buluştuk. Kokulu mumlar arasında sarhoş olacak kadar gezindikten sonra, bir şeyler yedik.
Her karnı tok insan gibi biz de çay/kahve içme ihtiyacıyla nereye yönelelim diye düşünürken, ayaklarımız bizi elbette Kahve Dünyası'na götürdü. Muazzam kalabalık "Hiç yaklaşmayın size burada yer yok" diyordu. .
Gerçekten de ayakta boşalacak her hangi bir yere çöreklenmek isteyen öbek öbek gruplar vardı. Bu ne saçma bir durumdur. Düşünsenize, siz zaten çok zahmetler çekerek bulduğunuz koltuğunuza kurulmuş, kahvenizi yudumlurken, biraz ilerde keskin bakışlar sizin kalkmanızı bekliyor, gözlerini bir saniye ayrımıyor. Biliyor ki, ufak bir dalgınlıkla şimdiden sahiplendiği ve o an da "size ait" olan masayı kaptırabilir.
Akbabalar gibi insanların tepesinde dikileceğime ömür boyu kahve içmem çok daha iyi.
Fakat nasıl oduysa, ablam 2 kişilik bir masa bulup beni çağırdı. Artık bizde bir kurum, bir çalım kurulduk koltuklara ve şüphesiz kolay kolay da kalkmaya niyetimiz yoktu.
Ben, beyaz çikolatalı mocha
Bu masanın asıl sahibesi, keskin göz, şikâyetnâme erfe türk kahvesi, büyük umutlarla da royal cup söyledi. Türk Kahvesini beğenmediği gibi, gelen royal cup;
işte bu fotoğrafta göründüğü gibi saçma sapan bir şeydi, iki yanlara doğranmış çilek, muz, ortada çikolata bandıra bandıra ye beni! diyor. Dumur erfe, hayal kırıklığını "ulan sanki yatak odası fantezisi istedik, allahtan yan masadan falan demediler" serzenişleriyle belirtti ve aslında bunun istediği şey olmadığını, dondurmalı falan bir tabak gelmesi gerektiğini ekledi.





Ben halimden memnundum, yalana gerek yok, mocha iyiydi. Ablam meyveleri yerken Umut Sarıkaya esprileri yapmaktan geri kalmazken, bir yandan da ona hayalinde yaşattığı şeyi getiremeyen garsona söylenip "acaba bunu paket yaparlar mı?" diye sordu. Bu soruya gülerek cevap verdim verilecek en mantıklı karşılığın bu olduğunu düşünerek, çünkü şaka yapıyor olmalıydı.
Ama hayır, o gayet ciddi bu tuhaf aromalı çikolatanın pekâla da kek de kullanılabileceğini, zaten hiç dokunmadığımızı, zaten garsonun tarif ettiği şeyi getirmediğini, bunun bizim en doğal hakkımız olduğunu söyleyerek ciddiyetini ortaya koydu.




Hesabı istediğimizde belki de unutur, arada kaynar gider dediysem de yaklaşan garsona bunu paket yapabiliyor musunuz? diye sordu. Garson eliyle göstererek "bunu mu?" diye sorup emin olduktan sonra (eh yani!) bir başka garsona bu marifet isteyen görevi verdi.











Ve çıkarken, ongun duygular içerisinde gururluydu. Nasıl da bırakmamıştı o bir gıdım çikolatasını. Mis mis...




Cuma, Aralık 07, 2007

AKŞAMDAN BU YANA

Dün akşam yağmur durmak bilmedi. Yağışları dört gözle bekledik, şimdi söylenmeye hiç hakkım yok biliyorum. İşten çıktım, durağa geldim saat 17:00. Ayça Şen başlamak üzere, bazı samimiyetsizliklerle, tutarsızlıklarla karşılaşsak da şu hayatta, en azından Radyo Eksen diye harika bir frekans olduğuna ve İstanbul'da yaşadığıma şükrediyorum. Durakta ıslanmak, azıcık da üşümek bile beni kızdırmıyor.
Aracım geldi, otobüs sıcacık. Arkalardan uzatılan 1 ytl. nin muavine ulaşması ve onun "eksik bu para, öğrenciysen pasonu da yollla" demesine karşılık ses seda çıkmayınca, yanımda ki adamın paranın üzerini tamamlaması ve içten gülümsemesi günüme damgasını vurdu. Oh be! dedim "böyle insanlar da var hayatta"
Eve giderken Tansaş'a girmeye karar verdim.
Şapkam + montumun şapkası haliyle yüzüm pek az seçiliyor + botlardan bile su damlıyor. Ucuz Amerikan filmlerinde bitip tükenmek bilmeyen yağmurlu gecelerden birinde karanlığın içinden ortaya çıkan seri katil imajımla yağmur suları damlata damlata Tansaş'ın temiz zeminini kirletmek üzere arsızca içeri süzüldüm. Dergi reyonundan kendime Elle, Uykusuz, Penguen, kardeşime Billboard, kapağında Britney Spears gördüğüm için Blue Jean aldım. Malum, kadının akıl sağlığını geri kazanabilmesi, edepli davranması, kilo verip hayata dönmesi için her şeyi yapabilecek bir potansiyele sahiptir kendisi. Aradığım yine bir başka dergiyi bulamadım, pes ettim, dergilere bakınmaktan boynum ağrımaya başladı, ortada soracak kimse yoktu ve sadece tek kasa çalışıyordu.
***
Radyoda Ayça Şen yine birilerini kekliyor, sesi minimuma getiriyorum, ihtiyacım olan son şey katil imajımı tamamlayacak histerik gülüşler, kikirdemeler.
***
Eve ulaştım, yemek yedim, dedemle beraber haberleri izledik, hükümeti çekiştirdik. Anneannem dedem için "bu kadar da hükümet düşmanı olunmaz ki" dedi. Çok güldüm, aklıma geldikçe gülüyorum hatta şu yazıyı yazarken dahi gülüyorum. Anneannem çok gergin kadındır çook. :) Neyse ki teraziyi dengelemek için bir iki iyi laf da söyledik ki onun da gönlü olsun dedem göz kırptı, muzır bir gülümsemeyle.
Sonra ben dergilere daldım ve planladığım saatte yatamadığım için sabah "bu gece erkenden yatıcam" tesellilerimle kalktım.
***
Bugün ıvır zıvır türevinde işlerim var dolayısıyla erken kaçabilirim, sonasında ablamı da ayartıp Kahve Dünyası'na gidebiliriz ve belki de makus (şapkalı u) talihimizi yenip, boş bir sandalyecik yahut koltuk kenarı bulabiliriz.
Nedir oranın hali öyle?
Altı üstü uyduruk bir kahve içmek için rezervasyon mu yaptırmalıyız?
Herneyse...
***
Bugün hava çok soğuk ve ben kendime atkı örmeyi çok istiyorum. Daha önce örgü örmemiş olmam ya da solak bir kimse olmam buna engel değil.

Perşembe, Aralık 06, 2007

RÜYA

Gece bir rüya gördüm. Zaten neredeyse her gece rüya görürüm.
Şöyleydi;
Sokakta dolaşırken izbe bir dükkân gördüm ve ne satıldığını merak edip içeri girdim. İçerde antika eşyalar, plâklar, takılar, dönem şapkaları ne ararsan var. İçimi huzur ve mutluluk kapladı ve bunu çok gerçekçi hissettim. Ben "kim bilir ne pahalıdır bunlar" diye düşünürken, yanıma siyah paltolu bir adam geldi
"50 Ytl" dedi.
50 ytl veriyorsun ve o da sana alabileceklerini söylüyor, çünkü hepsi çalıntı, bunu geç anlıyorum fakat o kadar güzeller ki adama o parayı veriyorum, bana alabileceklerim sıralanıyor daha sonra sedefli, ahşap bir kutu içinde 1 çift küpe, yüzük ve bir de broş getiriliyor hiç düşünmeden alıyorum. Adam siyah çöp poşetinin içine koyuyor kutuyu, kabaca sarıp sarmalayıp veriyor, kimseye bahsetmememi söylüyor, kafamı onaylayarak sallıyorum ve çıkıyorum.
Kanun dışı işler karıştırıyorum rüyamda. Oysa şöyle olmalıydı;
Ben bu dükkânı keşfedip, polise gitmeliydim, suçluları yakalatıp, kahraman olmalıydım.
Akşam ana haber bültenine konuk olup, olan biteni anlatmalıydım falan filan...
***
Rüya yorumlayıcılar bu işe ne der acaba?
Yoksa bende ciddi bir kanun dışı işlere sapma potansiyeli var da, zihnim beni uyarıyor mu?
Daha neler...

Salı, Aralık 04, 2007

TİYATRO SEVGİSİ (!)




Keşke yıllar önce varlığından haberdar olsaydım dediğim, sahibine derinden saygı duyduğum bir tiyatro salonunun irtibat numarasını bulup aradım. Aramakta ki amacım;

1) Oyunculuk dersleri ile ilgili bilgi almak (hayır oyuncu olmayı düşünmüyorum)

2) Şu an sahnelenen bir oyunları olup olmadığını öğrenmek.



***

Bir beyefendi açıyor telefonu, son derece tepkili daha ilk sorumda "öf nerden çıktı şimdi bu?" hallerinde, 5 tane internet adresimiz var hanımefendi oraya bakın diyor. Zaten oraya baktığımı telefon numaralarına da oradan ulaştığımı söylüyorum. Aradığım numara bu gibi sorulara yanıt verilsin diye, adreslerinde belirtilmiş ancak beyefendi daha çok "benim bu gibi işler için ayıracak vaktim yok, zaten hobi olarak telefona bakıyorum, aslında devrimciyim" havalarında o dakika da herkes devrimci ortada devrim yok sözü aklıma geliveriyor (Ferhan Şensoy- Kendi döneminde ki bir kısım yeşilçam oyuncuları için söylüyor)

Ve beyefendi ekliyor "eğer dünya görüşünüz bizimkiyle uyuyorsa gelin!"

(Aman ha! Yanlışlık olmasın!)
Konuşmanın gidişatından anlaşılıyor ki beyefendinin dünya görüşü dediği siyasi görüşüm
dünya görüşü = siyasi görüş gibi bir teori bulmuş kendince.


"Anlıyorum" diyorum ve kapatıyorum telefonu.


Yani, diyelim ki ben kendilerinin görüşleriyle taban tabana zıt bir kafa yapısına sahip olsam ve kapılarını çalsam bu mümkün değil demek ki. Oysa bu çok hoş bir şey olurdu, ancak mümkün görünmüyor maalesef, olsa da kabul görülmeyecek zaten. Tiyatro gibi evrensel bir sanat dalına böylesine saçma bir sınırlandırma getirmelerine, ve daha da önemlisi bunu bu kadar açık bir ifadeyle belirtmekte sakınca görmemelerine çok çok kızıyorum.



***

Biz kendimiz çalıp, kendimiz söylüyoruz diyor telefonun diğer ucunda ki ses aslında, sadece kendimiz için tiyatro yapıyor, tiyatroda kutuplaşma istiyoruz, egodan ne yapacağımızı şaşmış bir haldeyiz, hâlâ istiyorsan gel! demek istiyor. Oysa ben bu tiyatroyu zamanında hiç bir şekilde kimlik, dil, din, ırk, para pul ve siyasi düşünce gütmeden, bunları umursamadan sırf sanat için, tiyatro sevdası için neler yaptığını, ne şartlar altında çalıştıklarını biliyorum ve zaten bu nedenle sevinçle arıyor, sonra sanki hakaret edilmişcesine telefonu bir çabukta kapatıyorum.



***

Adını vermediğim tiyatronun sahibi benim ısrarla saygı duyduğum bir kimse, fakat bilmeli ki o telefonun başında ki her kimse aslında tiyatro sahibini temsil ediyor, yani hiç önemsemediği telefon konuşması aslında onun zihninde tasarlayamayacağı kadar önemli.



***
Bir şeyci olmaya meraklı olanlar için harika bir mekânmış meğer (cıyım, ciyim, cuyum) Derin sohbetler ederek ülkeyi de kurtarırlar şimdi. Üzerinden defalarca geçe geçe sığlaşmış sohbetler, at gözlüğüyle bakmak işte böyle oluyor. Ben doğruyum, o yanlış ah zavallı! Oysa senin savunduğun görüşün felsefesi bu değil ki! Olayın özünü bir yerlerde düşürdün, böyle değildin. Bence sen dostum, sen hiç ilerleme kaydedememiş ve büyük ihtimalle de edemeyecek olan yüzeyselliğin içinde debelenensin.