Çarşamba, Şubat 25, 2009

HADİSELER

Bab-ı Esrar genel itibariyle beklediğim gibiydi. Zaten alimlere, onların hayatlarına ilgiliyimdir. Konya'da geçen, içinde Mevlana Celaleddin Rumi'nin hocası Şems-i Tebrizi'nin de olduğu bir hikaye cezbedici. Yine de İsa Mesih ile ilgili küçük detaylarda yaptığı hata göz ardı edebileceğim türden değildi. Sen, o kadar kaynaktan yararlan sonra herkesin bildiğini 'yapayanlış' yaz(!) Neyse... Ahmet Ümit'in polisiye gibi yazar camiasında baş tacı edilen bir dal olmamasına rağmen kullandığı edebi dile sevgim saygım sonsuz olduğundandır, kendisine yüklenmekte beis görmüyorum.



***
"Mıchael J. Fox parkinsonmuş" demişti ablam bir gün (çok seneler evvel) Geleceğe Dönüş serilerinden aşığız tabi kendisine. Çok üzüldük fakat parmaklarını mı çıtlatıyormuş diye geyik yapmaktan geri kalmadık. Kimden duyduk bilmiyoruz ama öyle bir şehir efsanesi vardı bir zamanlar, parmak çıtlatmanın kireçlenmeye ya da parkinsona sebep olduğuna dair. Hatta başta kendim olmak üzere çevremde ki bir çok insanı da potansiyel parkinson hastası olarak görürdüm. Öyle bir şey yokmuş! Doktor ağzından duydum. Serbest! çatır çutur devam. Ama bir sorun var, bunu duyduktan sonra ritüelim eski tadı vermez oldu.
***
Eurovision'a Hadise gidecek. Tamam. Mor ve Ötesi'nden Hadise'ye zıplayacak kadar tutarsız olmamızın nedeni geçtiğimiz sene şuh ve hoş bayanların derecelere girmiş olması, bunu da bir yere kadar anlayabilirim. Peki ya bu sene konsept değişecek olursa? Belki rock ağırlıklı parçalar daha fazla sevilecek. Ya da çok başka tarzların ortalamaları yüksek olacak. İşte o zaman, geç kalmaya bile geç kalmak diye buna denirdi...
Bence bu işe en uygun isim Hayko Cepkin idi. Tabi onun göğüsleri ve uzun bacakları yok. Ama Hadise'nin de bir gözü diğerinden daha iri değil.
Bilemiyorum...
Ben bütün gün Hayko Cepkin dinliyorum. Düm tek tek isimli eseri daha duyduğum ilk an bıkmıştım.

Salı, Aralık 16, 2008

..............

Blog, aylarca kullanılmadığında devre dışı kalan bir şey değil.

Ne mutlu bana! :)

Perşembe, Temmuz 03, 2008

PASTA - SİYA SİYABEND - KİESLOWSKİ

Aslında yemek yapmayı çok seviyorum. Masa hazırlamaya bayılıyorum. Hamur işi, pasta, börek konularında vasat bir portre çizebilirim ancak. Kekini hazır almak koşuluyla pasta yapmaya karar verdim, kreması tarafımdan hazırlandı, mutfak battı, tekrar eski haline getirildi. Yalnızca bir krema yapmak için harcadığım zaman ve emeğe şaşardınız. Annem, yemek yaparken mutfağı harp alanına çevirdiğimi söylediğinde valla çok belli etmesemde içimden kızıyordum. Hemen savunmaya geçerim öyle zamanlarda fakat ben anneme hak verdim. Objektif bakacak olursak, tek bir yemek için bile kesinlikle fazla dağıtıyorum, annem az bile söylüyor. Herneyse. Pastam güzel oldu. Gerçekten hafif ve lezzetliydi, süslemelerde pek iyi değildim ki o da bir sonraki denemelerde bir üst seviyeye çıkar diye düşünüyorum. Pastayı hazırlarken M nin aldığı Siya Siyabend'in albümünü dinledim. Mükemmel, o kadar üzülürdüm İstiklal'de kaşılaşamadığıma M ile canlı canlı dinleyebilmek kısmetmiş.
***
Véronique'in İkili Yaşamı'nı aldım haftasonu merak ediyordum, beklediğimi buldum. Evet. Ben Kieslowski'yi seviyorum. Ayrıntıları izleyiciye sunuş şeklini de...
Yönetmenle söyleşinin yapıldığı ikinci dvd yi henüz izlemedim, onun için daha uygun bir zamanı bekliyorum, daha sonra filmi bir kez daha izlerim büyük ihtimalle.

Salı, Temmuz 01, 2008

TEPKİ

Tepkilerini çok geç veren insanlardan oldum olası rahatsızlık duyarım.
Zavallılar!
Böyleleri öyle acizdirler ki; gerçek duygularını göstermekten korkar sanki çok olgun, anlayışlı birer sevimlilik muskası gibi görünmeye mümkün mertebe özen gösterirler. Kendilerine olan güvensizliklerinden iç dünyalarında ki türlü evhamları, kuruntuları, gel gitleri içinde karanlık, derin kuyularında boğulmaya sonsuza dek mahkumdurlar.

Pazartesi, Haziran 30, 2008

PERFORMANS

APOCALİPYTİCA

Cumartesi, Haziran 28, 2008

ŞİFA



My Heritage.com'un yüz tanımlamasına göre Stephanie Symour en fazla benzediğim ünlüymüş. Bir başka fotoğrafta Sharon Stone dedi mesela. Oha, demek istiyorum.Alakam yok!

***

Mayıs'tan itibaren Allah'ın her günü 50 faktör güneş kremi sürmek zorunda kalan biri daha var mı merak ediyorum. Yoksa yalnızca ben miyim? Dışarda geçirdiğim zaman dilimi hiç önemli değil, istersem fırından ekmek almaya gideyim. Yüzde bir gerilme ve tabi ki kaşıntı, kuruluk... İşi şansa bırakamam, kremim hep çantamda olmak zorunda.


***
Seneler önce yüzümde tatlı bir kaşıntıyle beraber bazı kızarıklıklar oluştu. Sonra hızla kızarıklıklar artmaya ve yayılmaya başladılar. Doktora gittim, gece ve gündüz sürmem için 2 tane krem verdi. Kremler hiç bir işe yaramadılar. Aynı hastanede bir başka doktora göründüm ondan da iş çıkmadı.
***
O yaz, babaannem yüzüme dikkatle bakıp "Senin işin ocaklık" dedi. Ben hiç bir şey anlamamıştım ama yüzümdekilerden kurtulmayı her şeyden çok istiyordum. Bir kadın varmış, o kadının evinde bulunan ocağın külü (modern zamanlarda "şömine") şifalıymış. Oraya götüreyim ben seni dedi. Çok mutlu oldum, tuhaftır ama iyileşeceğime o anda inandım. Maaile bu kadının evine gittik. Ev, eski ahşap, köy evi. Babaannem durumumu anlattı kadın bizi içeri aldı. Bu arada ben çok heyecanlıyım ama böyle gizemli işlere de bayıldığım için merak ediyorum neler olacak. Biz ablamla bir odaya girdik tabi kadın yanımızda. Sonra kadın döndü ve dedi ki "Bizim büyücülükle işimiz yok, televizyonlarda gösteriyorlar ya? (televizyonda gizli kameralarla çekilen büyü bozan hilebazları ima ediyor) Şifasını Allah verecek. 3 tane ocak var inşallah senin hastalığının şifası bu ocaktadır." O an ablama baktım, gözlerini açmış, biraz da endişeli. Bizde çıt yok. Daha sonra, bir dualar okuyarak boynuma, kol bileklerime, ayak bileklerime ve belime kırmızı ipler bağladı. Dua okumaya devam ederek külü sulandırıp parmağıyla rastgele yüzüme, alnıma çaldı. Kahve fincanının içine biraz kül koyup üzerine su ekledi ve üstünde kalan küllü suyu içmemi söyledi, biraz tereddüt ettim ama buraya kadar gelmiştim, olacakları görmem gerekiyordu, suyu içtim. Kendimi bir şaman ayinin ortasında kalmışım gibi hissediyordum.
***
İşi bittikten sonra, ertesi güne kadar yıkanmamamı, sabah kalktıktan sonra bağladığı kırmızı ipleri çözüp, kuşburnu veya gül ağacına bağlayıp, arkamı dönüp gitmemi söyledi ve ekledi "Arkana bakmadan yürü kızım". Hiç bir ücret almadı. Bu işi para kazanmak için yapmıyordu. Ben, o gece hiç uyuyamadım yalan yok bir korku bastırdı. Ertesi gün ipleri dediği gibi gül ağacına bağladım ve dönüp gittim çok istedim bakmayı ama oyun bozanlık yapmak istemedim.
***
Sonuç olarak, kısa sürede yüzüm iyileşti hiç bir kızarıklık ya da iz kalmadı pırıl pırıl eski haline döndü ve ben hayretle bu iyileşmeyi izledim. O kadına ne kadar minnettar kaldım anlatamam, kendime güvenim geri geldi resmen. Tuhaf bir hikaye biliyorum ama ben bunu yaşadım, nasıl şifalı çamurlar, sular varsa şifalı kül de olabiliyormuş demek. Ancak işin kırmızı ipler, dualar kısmı tabi bir muamma.
***
Cildim hassas, güneşe aşırı duyarlı ama en azından çözümü belli, korunuyorsun önceden bir problem çıkmıyor. Halime şükretmeliyim. Bir daha yüzümde ilaçla, kremle geçemeyecek bir hastalık olursa o kadını bulmam çok zor. Gerçekten farklı bir deneyimdi, yine de bir daha yaşamamayı tercih ederim :)