Tek bir soru hemşerim memleket nire?
Dedim ya yahu bu dünya benim memleket
Cumartesi, Ekim 27, 2007
Cuma, Ekim 26, 2007
KARŞILAŞMA
Duraktayım, doğal olarak otobüs bekliyorum. Sonra önümdeki genç, birden dönüyor, gözlerini kısarak;
"Afedersiniz, yanlış anlamayın ama sizin adınız Banu değil mi?"
"Evet" diye karşılık verdim çünkü adım bu. "Siz kimsiniz?"
Gülümsedi "tahmin et ben kimim?" O an çok tuhaf bir histi yıllardır görmediğim bir okul arkadaşımdı karşımdaki; Gökhan. Öyle ayak üstü sohbet ettik biraz. Yüksek lisans yapıyormuş, "işte sonra doktora falan..." diye anlatıyor biraz. Acayip mutlu oldum onunla karşılaştığıma. Beni başka yerlerde de görmüş bir kaç kere fakat o zamanlar tam emin olamamış. Facebook' a gerek kalmadan karşılaştık diyerek gülümsedik durup durup. Bana hiç değişmediğimi söyledi yaklaşık 12 senedir görmediğim arkadaşım :) O dereceyim yani...
Acaba facebook işine bende mi girsem diye düşündüm, millet bu konuda ihtisas yapmaya başladı bile.
Hmmm...
Yine de böyle doğaçlama, apansız, hazırlıksız karşılaşmaların yerini tutmaz gibi geliyor.
Cuma, Ekim 19, 2007
BİR ŞEYLER ÜZERİNE

Sevgili M, dava peşinden koştuklarını iddia eden, bu uğurda ölmeyi şehitlik zanneden, katiller ve onların yavukluları ile ilgili çok güzel bir yazı yazmış. Orta Doğu’da yaptığı gözlemleri de belirttiği yazısını bugün saygı duyduğumuz bir kanala (adını veremiyorum) mail yoluyla göndermiş. Yazı güzel, dikkati çektiği konu hassas ve tehlikeli aslında. Tabi ben yazıyı okuduktan sonra bu hassasiyet karşısında bir kez daha tam kalbimden vuruldum :)
Emin Çölaşan, bu ülkede ben siyaset sevmiyorum, ay hiç de hoş değil diyenlere güzel bir gönderme yapmıştı bir yazısında. Bence de… Siyaset iğrenç bir şey hiç okumuyorum siyasi haberleri diyenleri anlamıyorum. Şunu anlarım; evet bu ülkede saçma sapan, tirajları tavan yapmış yayın organları var. Onların anlattığı siyasetin okunmaması, dikkate alınmamasını anlayabilirim ama bütünüyle bu ülkede siyaseti reddetmek üstelik bu denli stratejik bir ülkenin toprakları üstünde yaşıyorsak. Yok anlayamam.
Kuzenlerimden biri, “hep taraflı kişileri ve gazeteleri okuyorsun. cık cık cık...” diyerek bana siyaset dersi vermeye çalıştığında (bu çok bilinçsizce söylenmiş, talihsiz bir cümledir, çünkü gerçekle ilgisi yoktur) aslında kendisinin yaptığı tam da buydu. Kim tarafsızlığını tam manasıyla koruyabiliyor ki? Herkes ben tarafsızım diyor.
Ben taraflıyım kardeşim! Aslında bu politik bir duruş değil. Çok başka bir şey.
Fakaaaat karşı tarafı da dinlemeye hazırım. Karşı tarafı sakin sakin dinlediğinizde, onu onaylamış olmuyorsunuz. Genelde, çok aykırı bir şeyi savunmuyorsa karşı tarafında anlattıklarında haklı olduğu noktalar muhakkak bulabiliyorsunuz zaten. Sizi “uçlarda dolaşıyor bu” diye eleştirenler, kendilerinin ne denli fanatik olduklarını benim gördüğüm gibi görebilseler keşke...
***

Ağlayamıyorum ben. Bu konudan yana pek mustaribim. Allah ağlatmasın tabi. Orası ayrı. Fakat azıcık sinirlenince ağlayıp rahatlayanlara hayranım benim en fazla gözlerim dolar, devamını belki şöyle 1-2 damla ile süsleyebilirsem ne alâ…
Bence bu bir ihtiyaç, yani ağlamak. Bazen hiçbir derdin olmasa bile.
Meselâ, sadece bir şarkı dinlerken ağlayabiliyor insanlar. Benim gözlerimi yaşartan parçaya bak; Iron Maiden “The Evıl That Men Do” Ortaokuldayken bu parçayı o kadar çok severdim ki her dinleyişte sevicimden (evvet yanlış değil) sevincimden ağlardım. Ağlayarak bu parçaya eşlik ederdim. Şimdi, sadece o günlerin anısına, gözlerim doluyor. Yaş gelmiyor, fakat sürekli olarak tekrarlanan döngü, gözlerimin dolması… Ortaokuldayken, Heavy Metal dinlemeyenleri anlamaz, biraz da küçümserdim, böyle muhteşem, göz alıcı bir müziği nasıl anlayamazlardı? Kendi kendime söz verirdim, hayatım boyunca yalnızca Heavy Metal dinleyecektim :) Tabi çocuktum o zamanlar, zırvalamışım işte.
Bence bu bir ihtiyaç, yani ağlamak. Bazen hiçbir derdin olmasa bile.
Meselâ, sadece bir şarkı dinlerken ağlayabiliyor insanlar. Benim gözlerimi yaşartan parçaya bak; Iron Maiden “The Evıl That Men Do” Ortaokuldayken bu parçayı o kadar çok severdim ki her dinleyişte sevicimden (evvet yanlış değil) sevincimden ağlardım. Ağlayarak bu parçaya eşlik ederdim. Şimdi, sadece o günlerin anısına, gözlerim doluyor. Yaş gelmiyor, fakat sürekli olarak tekrarlanan döngü, gözlerimin dolması… Ortaokuldayken, Heavy Metal dinlemeyenleri anlamaz, biraz da küçümserdim, böyle muhteşem, göz alıcı bir müziği nasıl anlayamazlardı? Kendi kendime söz verirdim, hayatım boyunca yalnızca Heavy Metal dinleyecektim :) Tabi çocuktum o zamanlar, zırvalamışım işte.
Bu ağlayamama hali tamamen şahsımla ilgili konular (iç sıkıntısı, canımın daralması, maziyi hatırlama yahut sevdiğinin uzaklarda olması vb.) için geçerlidir. Bununla beraber, izlediğim/duyduğum/okuduğum haberler için ağlıyorum. Bu bazen (şu sıralar çoğunlukla) yemek masasında oluyor ki drama yaratmayı sevmediğim için kendimi epey sıkıp, kasıp tutuyorum. O sırada annemin, izlediğimiz haberle ilgili bana bir soru sormamasın istiyorum, yemek masasında kendimi tutamayıp, gözyaşlarına boğulmamak genel tercihim.
İçimiz rahat edecekse, stres atacaksak ağlayalım, üzücü şeyler olmasın. “Olmasın deyince olmayı vermiyorsa da yine de öyle dileyelim” diyerek sözlerimi noktalıyorum.
Pazartesi, Ekim 08, 2007
BAŞLIKSIZ
Şimdi, Ahmet Ümit imzalı kitaplarım ve kendisiyle çekilmiş bir adet de fotoğrafım (resim değil fotoğraf) var.***
FERNAME
Gülmekten çok ağlamak istedim. 1. ve 2. perdenin sonlarında kahrımdan göz pınarlarım kuruyana dek ağlamak, yine kahrımdan içmek istedim. Ülkemin haline içmek istedim. Hiçbir tiyatro gösterisinde bu kadar çok içmek istememiştim. Şarap kokusu burnumun direğini sızlattı.
Dediğin gibi; “Belki de bu ülkede darbe için hiç bu kadar haklı gerekçeler olmamıştı”
Cuma, Ekim 05, 2007
GEÇMİŞ DOĞUM GÜNÜ

Dün, güzel bir gündü. Bol bol kutlama mesajı, telefon ve e-mail aldım. Ablam, benim için şu güzel yazıyı yazdı. Beklediğim insandan çiçekler geldi ve “Seneye beraber kutlayacağız. Kesin!” garantisini verdi. Son yıllarda, doğum günümde hiç beklemediğim en az bir kişiden mesaj ya da telefon geliyor, yine öyle oldu, biraz hüzünlendim. Sonra bir arkadaşım, benim için üst düzey emek harcayarak hazırladığı hediye paketiyle yanıma geldi. Kutusuyla, içindekilerle tam bir cümbüştü, ona çok teşekkür ettim. Ardından bir hediye daha aldım çiçeklerle beraber, onun değeri de apayrı benim için.
Akşam eve gittim, yemeğin ve klasikleşmiş pasta kesimi seramonisinin hemen bitiminde, annem hediyemi verdi. Arkadaşımın armağanı olan şık kutuyu tekrar açtım, içindekileri bir bir çıkarttım, birbirinden güzel deniz kabukları, çikolata, o marjinal kolye (en kısa zamanda takmak istiyorum) gümüş küpelerin olduğu küçük kutu, kurutulmuş yapraklar vs.
Sonra, fark ettim ki en dipte katlanmış, kalın bir kâğıt daha var, elime alıp baktım.
Akşam eve gittim, yemeğin ve klasikleşmiş pasta kesimi seramonisinin hemen bitiminde, annem hediyemi verdi. Arkadaşımın armağanı olan şık kutuyu tekrar açtım, içindekileri bir bir çıkarttım, birbirinden güzel deniz kabukları, çikolata, o marjinal kolye (en kısa zamanda takmak istiyorum) gümüş küpelerin olduğu küçük kutu, kurutulmuş yapraklar vs.
Sonra, fark ettim ki en dipte katlanmış, kalın bir kâğıt daha var, elime alıp baktım.
Bunlar, 07 Ekim günü “Fername” oyununa 2 adet bilet :D
Bu nasıl bir dikkatsizlik?! Sen, onun önünde aç hediyeni, çıkart bak hepsine ve fakat olayın en can alıcı kısmını görme ve bunu karşı taraf hiçbir şekilde yüzüne vurmasın. Zaten, kendisi bu dikkat dağınıklığıyla başımın dertte olduğunu sürekli söyler . Çok utanç verici…
Henüz bana ulaştırılamayan hediyeler var, sabırla onları bekliyorum :) Elbet hatırlanmak yeter diyenlerdenim ben de. Aranmak, güzel bir kere, 1 yaş daha yaşlanmakta iyi şu dönemlerde. Anneme “Artık 25 oldum ben anne!” dediğimde annemin alaylı “Ne 25’i 24’sün sen daha” diye karşılık vermesi, henüz endişeye mahal vermenin anlamı yok dedirtiyor.
***
Bu akşam, görmeyi çok istediğim bir filmi izleme imkânına erişicem/erişeceğim. (Umarım)
Eternal Sunshine Of The Spotless Mind (Sil Baştan) bu filmin Dvd’si yokmuş Türkiye’de. Nedeni ise, bizde festival filmi olarak gösterilmiş olmasıymış. Olabilecek her yere soruşturdum, bana verilen bilgi bu yönde. Hatta, Dvd’yi araştıradururken D&R’ın kara cahil çalışanlarına hiçbir şey sormamak gerektiğine bir kez daha emin olmuştum.
Çok düşünceli, “acil durumlarda başvurun” misyonuna sahip arkadaşım, benden bu konuda da yardımlarını esirgemiyor, bağlantılarını devreye sokuyor :) ve filmi bana ulaştırıyor.
Teşekkürler…
Salı, Ekim 02, 2007
BAŞLIKSIZ
Profilimin meslek belirtilen bölümünde 'Bankacılık' yazdığını görünce bir an içerisinde N'oluyoruz? dedim. Yoksa açtığım bir başkasının profili mi? Şaşkınlık uyandırıcı. Ne zaman olmuş, niçin olmuş? Bilmiyorum.
***
Şu sıralar en çok 30'umdan sonra yapacaklarımı düşünüyorum.
Benim ne çok planım, programım vardır 30 yaş ile ilgili.
Kimse bilmez. Anlatmıyorum, hiç gerek yok.
4 Ekim 1983.
Doğumgünüme az kalmış olmasına veriyorum yine ayyuka çıkan hayallerimin nedenini. Ama arada onları hatırlamak güzel. Çünkü, 24 doluyor ve 25' e ilk adımımı atıyorum. Yani, fazla kalmamış 5 sene sadece. Sağlık ve ömür faktörlerini belirtmiyorum bile onlara ihtiyacım olduğu şüphe getirmez bir gerçektir. :)

En çok beğendiğim figür 'kelebek'
İçinde kelebek figürünü barındıran her şeyi seviyorum.
Geçen, Metrocity Claire's'de gördüğüm o kelebekli anahtarlıkları almalıydım. Sadece 2'li satılması (diğeri en yakın arkadaşınız için) bana biraz itici geldi.
Ben şimdilik, yurdumuzda üretilmeyen ürünler dışında, yabancı mallara hiç yüz vermeyen Hayrettin Karaca gibi olamayacağım.
"Ben, ekonomiyi büyütmeye, birilerini zengin etmeye ve bana hakim bir sınıf yaratmaya gelmedim. Dünyaya, yaşamaya geldim. İhtiyacımız kadar tüketirsek yaşanabilir bir dünya oluştururuz. Paramın olması bana tüketme hakkını vermez" işte bu güzel sözlerin altına imzasını atan, hayranlık duygusuna vesile olan ve hatta galeyana getiren bu ve bunun gibi cümleleri ardı ardına sıralayan Hayrettin Karaca gibi olamıyorum.
Hayrettin Karaca'ya inanıyorum. Ama, tam manasıyla onun istediği gibi olamıyorum.
Ama şimdilik.
Belki de sadece şimdilik.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

