Perşembe, Ağustos 30, 2007

30 Ağustos


30 Ağustos Zafer Bayramının 85. Yılı Kutlu Olsun!!!

Pazartesi, Ağustos 27, 2007

Az Gittik Uz Gittik

Bütün hafta süren, balık - ekmek kombinasyonunu midelerimizde harmanlayabilme ihtimalini gerçekleştirebilmek ümidiyle düştük yollara.
Her zamanki gibi yürüme işini abarttık. Neyse ki teçhizatımız yerindeydi. Saçma sapan sokaklardan girdik - çıktık. O kadar saçmalayınca almak istediğim küpelerin satıldığı yeri de kaybettik. Kısmet değilmiş...
Daha sonra Kadıköy' e geçtik. Bizi, hüzünlü müzikleriyle karşılayan bu arkadaşlar, tüm sokak ahalisini kendilerine hayran bırakmışa benziyorlardı...

Mart'tan bu yana gidemediğim Piraye Kafe'me en sonunda kavuştum.
Yine içten içe güzel diyarlara daldım, ağaçların arasında keyf çattım. İnsanın orada garson olası geliyor. İşçi yok, patron yok, stres yok. Yani en azından görünen bu...
***
İyice dinlenince kalkış, Derya'nın Karadeniz gezisi için yanında götüreceği hediyelikleri seçiş...
Sonra vedalaşma, iyi yolculuklar dileme...
***
Beşiktaş iskelesinin yakınlarında, 2 teyze ve 1 kuzene rastlamam günün sürprizi niteliğini taşımaktaydı. Çünkü, onları görmeyi beklediğim en son yer, Kadıköy olabilirdi. Meğer, bir akrabamızın nikahı varmış bugün (!) oradan dönüyorlarmış.
Ayak üstü, taze nikah dedikodularını dinledim;
Gelin ve damat güzelmiş, birbirlerine çok yakışmışlar, nikah şahitleri, köşe yazarı bir büyüğümüzmüş...
Güzel, Allah bahtiyar etsin...
Eve dönüyorum, olanları anlatıyorum annemin verdiği tepki şu;
"Tüh kızım yaa! Hazır oradayken uğrayıverseydin ya nikaha, takıyı da takıverirdin..." (Şaka herhalde)
Nikahlanan arkadaşla, bir merhabalığım var mı onu bile hatırlamıyorum. (Nokta)





























Perşembe, Ağustos 23, 2007

AMELİE


AMELİE 'nin film müzikleri çok güzeldir. İçindeki parçalar kendimi iyi hissettiriyor...Nedenini bilmiyorum ama bilhassa sabah erken saatlerde ya da gece çok geç saatlerde dinlemeyi seviyorum. Filmin kendisi de çok güzeldi, çok defa izledim... Hatta, dün sabah soundtrakt ı dinlerken, akşam izlemek için filmi ablamdan istemeye karar verdim. Öğle paydosunda karşıya geçip alabilirdim. Telefon açtım, öğlen tatilinde, müsaitse Amelie' yi almak için ona uğrayacağımı söyledim.
- Amelie'yi almak için buraya geleceksin öyle mi? diye sordu.
- Evet.
- Öğleden sonra izinlimisin peki?
-Yoo
-Yani filmi alıp işe geri döneceksin
- Üff... eveet
- Ya boşversene Banu. Ben hafta sonu gelicem nasıl olsa gelirken getiririm. Deli misin sen? Bu sıcakta dışarı çıkılır mı?
Haklıydı... Gitsem bir dolu dalga geçeceği için "Peki o zaman. Ama unutma" dedim.
Sesi yumuşadı "Tamam tamam unutmam..."
***
Belki, bugün ya da yarın uygun getirebilirsem, öğleden sonra erken çıkarım, o zaman bir şey diyemez. Zaten boştum sana uğradım derim :) Ama o, ufak yalanlarıma bile aldanmaz. "Hadi ordan. Kafana koydun ya, üşenmedin geldin değil mi?" der :)))

Salı, Ağustos 21, 2007

Mola

Bu sabah işe gelirken üst geçitte rastladığım manzara...
Şöyle bir dikkatle baktım. Bunlar, çoğu sabah gördüğüm kameralı tipler değillerdi. Zira, onları tanıyordum artık. Her sabah karşılaşmaktan, beni gördüklerinde selam verecek kıvama gelmişlerdi çünkü.


***
Bu sıcakta, en iyi çözüm, dışarıda uyumaktır belki de.

Cuma, Ağustos 17, 2007

17 AĞUSTOS

'Sesimi duyan var mı?'


Belediye başkanları ve vekillerin hısım akrabaları her nasıl oluyorsa, bir gün içerisinde inşaat şirketleri kurup, ertesi gün şantiye açabiliyorken, bu insanların içinden, Marmara'dan yükselen çığlığı hatırlayan bir Allah'ın kulu yok değil mi? İşi bilmeyenler iş yaptıklarını zannetsin, herkes kafasına göre şirket kursun, belediye başkanı payını alsın, cepler dolsun, rögarlar çocuk yutsun, insanlar ölsün. Hepsi unutuluyor nasıl olsa bu ülkede.
***
17 Ağustos'ta bir - iki mum yakıp "Ne biçimdi yav , cehennem gibiydi" muhabbetlerinin ardından saçma hayatlarımıza geri döneriz.
Bir deprem daha bizi vurana kadar...

Pazartesi, Ağustos 13, 2007

Cumartesi saat 17:00 gibi işten çıktıktan sonra doğruca sevgili enişteme doğumgünü için hediye almaya gittim.
Sıcak berbattı... Yollar kalabalıktı... Mağazalar tıklım tıkıştı... İnsanlar sinirliydi... Benimse, bütün herkes gibi, işimi bitirip kendimi eve atmaktan başka bir isteğim yoktu.
Sonunda işim bittiğinde, nihayet evime gidebileceğimi bilmenin verdiği coşkuyla minibüslere doğru hızlı adımlarla, hatta yarı koşarcasına da diyebiliriz ilerledim. Ben, minibüsümü beklerken az ilerde, durakta olsa olsa en fazla 7-8 yaşlarında, esmer, küçük bir çocuk, ayakkabı boyası tezgahının üzerinde oturuyordu. Sonra, bir servis aracı bodoslama kaldırımın üzerine çıktı, zavallıcık bir sıçradı ki, bende onunla beraber sıçradım. Duraktaki insanlar, mırıl mırıl söylendiler ama kendi hallerine... Bu mırıltının, -doğal olarak- kendilerine yapıldığını farkeden ve şoförün hemen yanında oturan şahıs, bozulmuş olacak el kol işaretleriyle "Ne var? Araba sıkıştırdı" gibisinden muhteşem bir savunucu cümleyle kalabalığı azarlarken, iri kıyım, beyaz kasketli, kasketini Che Guevara gibi takan ablacım herkesin içinde bir gürledi "Yavaş olsana kardeşim, çocuğun aklı gidiyordu, biz senin nasıl geldiğini görmedik mi?" diye. Herkes sus pus oldu. Şoför lafa hiç karışmazken, yanındaki şahsın bu kez biraz daha düşük volümle verdiği karşılık şudur;
"Kaldırımın ucuna oturmasın o da" (bak sen)
Dişi Che ablam, atik davranıp cep telefonunu çıkarttı ve dedi ki
"Senin bu yaptığını polis çağırıp anlatalım, bakalım kimi haklı bulacak"
Şahsın ne dediğini duymadım çünkü ses tonajı giderek düşmekteydi. Fakat birşeyden emindim iyiden iyiye sinmişti... Bu arada zaten şoför arabayı toparladı, gaza basarken ablam son kez bağırdı arkalarından "Alıyorum plakanı, sen göreceksin bakalım" Güzel kasketli ablam, elindeki telefona dönüp birşeyler yaptı, benim tahminim plakayı kaydetti.



Helal be! dedim. Dişi Che Guevara, o kadar adamın içinde nasıl da savundu ufaklığı, zaten heybetli bir kadındı, gözümde iyice büyüdü, daha da bir güzelleşti sanki. Boya tezgahlı ufaklığında otobüsü gelmişti, kendisi gibi küçük tezgahını ve bir poşet dolusu simidini alıp aracına bindi. Arkasından bakakaldım öylece...


***


Penguen, şu haftalık mizah dergisi, çok sevdiğimi daha öncede belirtmiştim. Uzun zamandır biriktiriyorum, her yeni saysında daha bir mutlu oluyorum derken, ablam geçen hafta demez mi "Banu, Yiğit Özgür ve Ersin Karabulut galiba Penguen'den ayrılmış"
"İnanmıyorumm" diyerek kahrettim. :( Ama onlarsız Penguen nasıl olurdu :( Lombak'a U dönüşümü yapmalıyım diye düşündüm bir çabukta. Fakat ben Penguen'i yine de bırakamam. Bir kere, Uğur Gürsoy'un o sevimli tiplemeleri, esprileri ve Umut Sarıkaya'nın insanın okurken gözünü kör edecek derece de küçük puntolu basılan yazılarını okumadan olmaz.
Anlamıyorum ya, neden her güzel şeyin bir sonu oluyor :(

Cuma, Ağustos 10, 2007

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU



Akrep gibisin kardeşim,

korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.

Serçe gibisin kardeşim,

serçenin telaşı içindesin.

Midye gibisin kardeşim,

midye gibi kapalı, rahat.

Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.

Bir değil,

beş değil,

yüz milyonlarlasın maalesef.

Koyun gibisin kardeşim,

gocuklu celep kaldırınca sopasını

sürüye katılıverirsin hemen

ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye.

Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,

hani şu derya içre olup

deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.

Ve bu dünyada, bu zulüm

senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer

ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

kabahat senin,

-demeğe de dilim varmıyor ama-

kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!



Nazım Hikmet Ran 1947

Perşembe, Ağustos 09, 2007

Krzystof Kieslowski' nin 'üç renk' üçlemesini izledim en sonunda.... Favorim kesinlikle ve kesinlikle 'beyaz' dır ve uzun zamandır, hiç bir film beni bu kadar etkilememiştir.


***


Dün izlediğim bir başka bir film 'The Lives Of Others'
Yine, iyi ki izlemişim dediğim filmlerden biri. Sürükleyici... Finali, kendi adıma unutulmaz.

İşin kötüsü, öğrendiğime göre filmin aktörü Ulrich Mühe, geçen ay mide kanseri hastalığı yüzünden hayatını kaybetmiş, kendisi henüz 54 yaşındaymış...
Ne üzücü...