Cumartesi saat 17:00 gibi işten çıktıktan sonra doğruca sevgili enişteme doğumgünü için hediye almaya gittim.
Sıcak berbattı... Yollar kalabalıktı... Mağazalar tıklım tıkıştı... İnsanlar sinirliydi... Benimse, bütün herkes gibi, işimi bitirip kendimi eve atmaktan başka bir isteğim yoktu.
Sonunda işim bittiğinde, nihayet evime gidebileceğimi bilmenin verdiği coşkuyla minibüslere doğru hızlı adımlarla, hatta yarı koşarcasına da diyebiliriz ilerledim. Ben, minibüsümü beklerken az ilerde, durakta olsa olsa en fazla 7-8 yaşlarında, esmer, küçük bir çocuk, ayakkabı boyası tezgahının üzerinde oturuyordu. Sonra, bir servis aracı bodoslama kaldırımın üzerine çıktı, zavallıcık bir sıçradı ki, bende onunla beraber sıçradım. Duraktaki insanlar, mırıl mırıl söylendiler ama kendi hallerine... Bu mırıltının, -doğal olarak- kendilerine yapıldığını farkeden ve şoförün hemen yanında oturan şahıs, bozulmuş olacak el kol işaretleriyle "Ne var? Araba sıkıştırdı" gibisinden muhteşem bir savunucu cümleyle kalabalığı azarlarken, iri kıyım, beyaz kasketli, kasketini Che Guevara gibi takan ablacım herkesin içinde bir gürledi "Yavaş olsana kardeşim, çocuğun aklı gidiyordu, biz senin nasıl geldiğini görmedik mi?" diye. Herkes sus pus oldu. Şoför lafa hiç karışmazken, yanındaki şahsın bu kez biraz daha düşük volümle verdiği karşılık şudur;
"Kaldırımın ucuna oturmasın o da" (bak sen)
Dişi Che ablam, atik davranıp cep telefonunu çıkarttı ve dedi ki
"Senin bu yaptığını polis çağırıp anlatalım, bakalım kimi haklı bulacak"
Şahsın ne dediğini duymadım çünkü ses tonajı giderek düşmekteydi. Fakat birşeyden emindim iyiden iyiye sinmişti... Bu arada zaten şoför arabayı toparladı, gaza basarken ablam son kez bağırdı arkalarından "Alıyorum plakanı, sen göreceksin bakalım" Güzel kasketli ablam, elindeki telefona dönüp birşeyler yaptı, benim tahminim plakayı kaydetti.
Helal be! dedim. Dişi Che Guevara, o kadar adamın içinde nasıl da savundu ufaklığı, zaten heybetli bir kadındı, gözümde iyice büyüdü, daha da bir güzelleşti sanki. Boya tezgahlı ufaklığında otobüsü gelmişti, kendisi gibi küçük tezgahını ve bir poşet dolusu simidini alıp aracına bindi. Arkasından bakakaldım öylece...
***
Penguen, şu haftalık mizah dergisi, çok sevdiğimi daha öncede belirtmiştim. Uzun zamandır biriktiriyorum, her yeni saysında daha bir mutlu oluyorum derken, ablam geçen hafta demez mi "Banu, Yiğit Özgür ve Ersin Karabulut galiba Penguen'den ayrılmış"
"İnanmıyorumm" diyerek kahrettim. :( Ama onlarsız Penguen nasıl olurdu :( Lombak'a U dönüşümü yapmalıyım diye düşündüm bir çabukta. Fakat ben Penguen'i yine de bırakamam. Bir kere, Uğur Gürsoy'un o sevimli tiplemeleri, esprileri ve Umut Sarıkaya'nın insanın okurken gözünü kör edecek derece de küçük puntolu basılan yazılarını okumadan olmaz.
Anlamıyorum ya, neden her güzel şeyin bir sonu oluyor :(